Tankut Alp ALTUNSOY

Tankut Alp ALTUNSOY

02 Mayıs 2026 Cumartesi

1 MAYIS’IN ÇELİŞKİSİ: İŞÇİNİN ÇALIŞTIĞI, RUHUNUN UNUTULDUĞU GÜN

1 MAYIS’IN ÇELİŞKİSİ: İŞÇİNİN ÇALIŞTIĞI, RUHUNUN UNUTULDUĞU GÜN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“İşçinin ve emekçinin bayramı” olarak kutlanan 1 Mayıs, bugün ne yazık ki amacından sapmış, derin bir paradoksun ve ideolojik çatışmaların gölgesinde kalmıştır. Bugün, emeğin bayramında işçinin neden sahada değil de tezgah başında olduğunu ve 1 Mayıs’ın neden acilen reform edilmesi gerektiğini masaya yatırıyorum.

1 MAYIS NEDİR? ASIL RUHU NEREDE KALDI?

1 Mayıs, kökeni 1886 yılında ABD’nin Chicago kentinde işçilerin “8 saatlik iş günü” talebiyle başlattığı büyük mücadeleye dayanan bir dayanışma günüdür. Tüm dünyada emeğin kutsallığını, çalışma şartlarının iyileştirilmesini ve işçinin insan onuruna yakışır bir hayat sürmesini simgeler. Ancak günümüzde bu tarihi anlam, yerini bambaşka bir manzaraya bırakmıştır.

MEMUR İZİNDE, İŞÇİ MESAİDE: BU NASIL BAYRAM?

Bugün 1 Mayıs tablosuna baktığımızda gördüğümüz en büyük haksızlık şudur:

  • İşçinin Gününde İşçi Çalışıyor: Fabrikada, tarlada, şantiyede ve hizmet sektöründe asıl ter döken “işçiler” mesailerine devam ederken; memurlar ve kamu çalışanları resmi tatilin tadını çıkarıyor. Bayramın sahibi çalışmak zorundayken, bayramın misafiri dinleniyor.
  • Sokaklar Savaş Alanına Dönüyor: İşçi haklarını savunduğunu iddia ederek sokağa çıkan marjinal gruplar, polisle çatışarak ülkeyi germekten başka bir işe yaramıyor. Bu çatışma iklimi, asıl konuşulması gereken “işçi haklarını” gündemin en altına itiyor.

REFORM ŞART: 1 MAYIS YENİDEN TESİS EDİLMELİDİR

Mevcut haliyle 1 Mayıs’ın işçi haklarını savunmakla bir alakası kalmamıştır. Bu günün gerçek manasına kavuşması için köklü bir reform elzemdir:

  1. Gerçek Bir “İş” Tatili Olmalı: Eğer 1 Mayıs bir bayramsa, o gün fabrikalar durmalı, ocağın altı sönmeli ve işçi gerçekten ailesiyle vakit geçirebilmelidir.
  2. Sokak Çatışmalarından Arındırılmalı: 1 Mayıs, ideolojik hesaplaşmaların değil; asgari ücretin, iş güvenliğinin ve sendikal hakların bilimsel ve medeni bir dille tartışıldığı bir platforma dönüştürülmelidir.
  3. Hukuki Güvence Sağlanmalı: İşçinin hakkını korumak için sadece slogan atmak yetmez; atölyelerde, zanaat öğrenilen alanlarda ve üretim tesislerinde denetimler artırılmalıdır.

TUĞLADAN ÖNCE RUH

Kıymetli okurlarım; Biz bugün sadece fabrikaların bacasının tütmesiyle övünemeyiz. O bacayı tüttüren işçinin ruhuna, karakterine ve ailesine nasıl dokunduğumuzu konuşmalıyız. 1 Mayıs, kutuplaşmanın değil, emeğin yüceltildiği bir şuur günü olarak yeniden inşa edilmelidir.

Gazeteci Yazar Tankutalp ALTUNSOY

#1Mayıs #İşçiBayramı #EmekVeDayanışma #EğitimSistemi #İşçiHakları #ToplumsalBarış #MilliBeka #TankutalpAltunsoy #KonyaHaber #Ekonomi #Reform #23NisanRuhu #İşGüvenliği #ÜretimVeEmek

Devamını Oku

BİR ÜRETİCİ EFSANESİNİN VEDASI: NAZİF KARABULUT’UN TERTEMİZ MİRASI

BİR ÜRETİCİ EFSANESİNİN VEDASI: NAZİF KARABULUT’UN TERTEMİZ MİRASI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı insanlar makama güç katmak için doğar. Konya hayvancılık camiasının çeyrek asırlık çınarı, üreticinin gür sesi ve benim çok kıymetli dostum Nazif Karabulut, Konya Kırmızı Et Üreticileri Birliği’ndeki bayrağı gençlere devretti. Bugün, sıfırdan gelip dev bir kompleks inşa eden, besicinin hakkı için sokaklarda haykıran o efsane ismi ve Bozkır’daki yeni destanını konuşma vaktidir.

KONYA (Haber Merkezi) – Geçtiğimiz günlerde Konya hayvancılık dünyasında bir devir kapandı ama bir efsane ölümsüzleşti. Tam 25 yıl boyunca Kırmızı Et Üreticileri Birliği’nde başkanlık koltuğunda oturan Nazif Karabulut, görevini büyük bir nezaket ve alçakgönüllülükle gençlere bıraktı. Ancak arkasında bıraktığı tablo, Türkiye’deki tüm birliklere ders olacak niteliktedir.

YOKLUKTAN “40 MİLYONLUK” BİR KOMPLEKSE
Nazif Başkan’ın efsaneleşme hikayesi, o meşhur başlangıç gününde saklıdır. Görevi devraldığında elinde sadece bir masa ve on beş sandalye vardı. Ne bir çalışanı, ne bir bütçesi, ne de bir binası… Ama içinde üreticinin derdiyle yanan kocaman bir yüreği vardı.

Bugün görevi bıraktığında Konya Kırmızı Et Üreticileri Birliği;

Nakit Gücü: Birliğin kasasında tam 23 Milyon TL nakit para,

Gayrimenkul: Değeri 40 Milyon TL’yi bulan, 560 m2’lik, modern toplantı salonlarına sahip iki katlı hizmet binası,

Kurumsal Yapı: Üreticiye her alanda profesyonel destek veren 5 personel ve hizmet araçlarıyla dev bir yapıya dönüştü.

BESİCİNİN HAKKI İÇİN SOKAKLARDA BİR ASLAN!
Nazif Karabulut’u “Efsane” yapan şey sadece bina veya para değildir. O, kendisi de sıfırdan gelen bir besici ve üretici olarak, ahırdaki adamın derdini en iyi bilen insandı. Kendi işinden, ticaretinden, özel hayatından fedakârlık yaptı ama üreticisini hiç yalnız bırakmadı.

“Başıma bir iş gelir mi?” diye bir an olsun düşünmedi! Üreticinin hakkı yendiğinde meydanlarda aslan gibi kükredi, medyada hakkı savundu, caddelerde üreticinin sesini en yükseğe taşıdı. Üyesinin düğününde başköşede, cenazesinde en önde saf tuttu. 5200 üreticiyi dev bir aile haline getirdi.

ŞİMDİ BOZKIR’IN “EFSANE” BELEDİYE BAŞKANI!
Nazif Başkan, üretimdeki bu muazzam disiplinini ve dürüstlüğünü şimdi benim de memleketim olan Bozkır’a taşıdı. Geçtiğimiz yerel seçimlerde Bozkır Belediye Başkanı seçilen Karabulut, efsane isminin hakkını orada da veriyor.

Göreve geldiğinde borç içinde yüzen, sorun yumaklarıyla dolu bir belediye devraldı. Ancak o, bir üretici titizliğiyle çalışarak iki yıl içinde belediyenin borçlarını neredeyse sıfırladı. Bozkır şimdi onun yönetiminde nefes alıyor, güçleniyor ve geleceğe umutla bakıyor.

TANKUTALP ALTUNSOY’UN NOTU: BİZ GENÇLERE TERTEMİZ BİR YOL
Kıymetli okurlarım; Nazif Karabulut’un en büyük başarısı, geride kirlenmemiş bir isim ve tertemiz bir miras bırakmasıdır. Kırmızı Et Birliği’nde bayrağı güle oynaya gençlere teslim ettiği gibi, inanıyorum ki Bozkır’da da borçsuz ve pırıl pırıl bir belediye bırakacaktır.

O, hayvancılığın ve üretimin efsanesidir. Dostuma sağlıklı, uzun ömürler diliyorum. Biz onun Bozkır’da yaptığı hizmetleri tane tane yazmaya, o güzel insanı ve efsaneleşen adaletini anlatmaya devam edeceğiz. Yolun açık olsun Nazif Başkan, Bozkır seninle gurur duyuyor!

#NazifKarabulut #EfsaneBaşkan #BozkırBelediyesi #KonyaKırmızıEtÜreticileriBirliği #Besicilik #Hayvancılık #KonyaHaber #TankutalpAltunsoy #ÜreticininSesi #BorçsuzBelediye #Vefa #BozkırınGururu #BaşarıHikayesi #KonyaObjektif #KEMALTEKİN

Devamını Oku

AKADEMİK BİR İLLÜZYONUN SONU: ÜNİVERSİTELER GENÇLİĞİN PARK ALANI MI?

AKADEMİK BİR İLLÜZYONUN SONU: ÜNİVERSİTELER GENÇLİĞİN PARK ALANI MI?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyaca ünlü düşünür Umberto Eco, modern eğitim sisteminin bam teline basan o sarsıcı cümleyi kurduğunda aslında küresel bir felaketin haberini veriyordu: “Modern üniversiteler, işsizlik probleminin kamufle edildiği park alanlarıdır.” Bu tespit, bugün dünya genelinde neden milyonlarca üniversite mezununun işsiz olduğunu, neden fabrikaların “çalışacak adam bulamıyoruz” diye feryat ettiğini ve neden gençlerin 30 yaşına kadar “öğrenci” kalmaya mahkûm edildiğini anlatan en çıplak gerçektir.

1. BÜYÜK KAMUFLAJ: İŞSİZLİĞİ ERTELEME SANATI VE RAKAMLARIN GİZEMİ

Dünya genelinde modern devletler, artan nüfus ve otomasyon karşısında istihdam yaratmakta zorlanıyor. Bir gencin 18 yaşında iş gücü piyasasına girmesi, o ülkenin işsizlik rakamlarını bir birim artırır. Ancak aynı genci bir üniversite amfisine koyduğunuzda, o genç 4 ila 6 yıl boyunca istatistiklerde “işsiz” değil, “öğrenci” olarak görünür. Bu durum, hükümetlerin işsizlik krizini halının altına süpürmesi için bulduğu en etkili yoldur. Üniversiteler artık birer bilim yuvası olmaktan ziyade, gençliğin en üretken yıllarını harcadığı ve sistemin zaman kazandığı devasa “park alanları” haline gelmiştir. Bu park alanları, toplumsal patlamaları geciktiren, genç enerjiyi sınıflara hapseden birer tahliye valfi görevi görmektedir.

2. TARİHTEKİ EN BÜYÜK ANORMALLİK: 30 YAŞINDA HAYATA BAŞLAMAK

İnsanlık tarihini incelediğimizde, bireylerin 15-16 yaşlarında hayata atıldığını, 20’li yaşlarda bir zanaatın piri olduğunu ve kendi ailesini kurarak üretime geçtiğini görürüz. Ancak bugün, tarihte ilk defa insanlar 30 yaşına kadar eğitim görüyor. Lisans, yüksek lisans ve doktora sarmalı, bireyi hayatın gerçeklerinden tamamen koparıyor. İnsan beyninin ve vücudunun en güçlü olduğu, risk alabileceği, en yüksek seviyede üretebileceği 20-30 yaş arası dönem, sadece teorik kitaplar arasında geçiyor. 30 yaşına gelip de hala iş hayatına dair hiçbir pratik tecrübesi olmayan, bir kriz yönetmemiş, alın teriyle para kazanmanın ne olduğunu bilmeyen “yetişkin çocuklar” ordusu, bu sistemin en acı ve en tehlikeli meyvesidir.

3. SİSTEM ELİYLE İŞLEVSİZLEŞTİRİLEN BİR NESİL: TEORİYE HAPSOLMUŞ ZİHİNLER

Modern eğitim sistemi, gençleri hayata hazırlamak yerine onları hayatın gerçeklerine karşı savunmasız ve etkisiz bırakıyor. Gençler sistem eliyle “hiçbir işe yaramaz” ve “hiçbir işten anlamaz” hale getiriliyor. Çünkü eğitim, sahadan ve gerçek dünyadan kopuk, tamamen teorik bir zemine oturtulmuş durumdadır. Okul bitene kadar bir tornavida tutmayan, bir devre kurmayan veya gerçek bir ticari riskin sorumluluğunu almayan gençler, diploma aldıklarında kendilerini devasa bir boşluğun içinde buluyorlar. Sistem, yaratıcılığı ve pratik zekayı öldürerek, sadece talimat bekleyen, ezberlenmiş bilgileri tekrarlayan pasif bireyler üretiyor.

4. KÜRESEL SANAYİDEKİ “USTA” ÇIĞLIĞI VE MESLEKİ ÇÖKÜŞ

Bugün dünya ekonomisinin motoru olan sanayi bölgelerinden, atölyelerden ve fabrikalardan tek bir ortak feryat yükseliyor: “Çalışacak adam bulamıyoruz!” Bu feryat, gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olanlara kadar her yerde aynıdır. Sanayiciler, teknik eleman açığı yüzünden üretim kapasitelerini düşürmek, siparişleri geri çevirmek zorunda kalıyor.

  • Maaş Uçurumu: Bir kaynak ustası, bir kalıpçı, bir CNC operatörü veya bir teknik teknisyen; bugün sıradan bir bankacıdan, bir devlet memurundan veya bir ofis çalışanından çok daha fazla kazanmaktadır.
  • Toplumsal Algı Tuzağı: Buna rağmen gençler, “üzerim kirlenir” veya “ben üniversite okudum, neden fabrikada çalışayım?” diyerek bu işleri küçümsüyor. Sistem, masa başı işi “tek başarı” olarak pazarladığı için, üretimin kalbi olan zanaat kolları birer birer kuruyor.
  • Zincirin Kırılması: Usta-çırak ilişkisi dünya genelinde koptu. Gençler üniversite amfilerinde yaşlanırken, zanaat kollarını devralacak, bayrağı taşıyacak yeni nesil yetişmiyor. Bu durum, yakın gelecekte temel altyapı ihtiyaçlarımızı karşılayacak teknik insanların dünyada bulunamaması riskini doğuruyor.

5. GARANTİSİ OLMAYAN KAĞIT PARÇALARI: DİPLOMA ENFLASYONU VE HAYAL KIRIKLIĞI

Diplomalar artık birer değer belgesi değil, bireyin sırtında birer yük haline geldi. Piyasanın ihtiyacından ve reel sektörün talebinden çok daha fazla mezun veren üniversiteler, diplomayı değersizleştirdi.

  • Yalanın Çöküşü: Gençlere yıllarca “oku, kurtul” denildi. Ancak şimdi milyonlarca genç okudu ama kurtulamadı. Ellerinde işe yaramayan kağıt parçalarıyla, üniversitede geçirdikleri en kıymetli 5-10 yılın sonunda garsonluk, kuryelik veya depo görevlisi olarak çalışıyorlar. Çünkü üniversite onlara piyasada karşılığı olan, somut ve paraya tahvil edilebilecek bir “beceri” öğretmedi.
  • Beceri Kaybı (Atrofi): Kullanılmayan her yetenek gibi, pratik zeka da uzun akademik dönemlerde köreliyor. Uzun yıllar sadece teorik bilgiye maruz kalan zihin, karmaşık felsefi veya ekonomik teorileri tartışabilirken, en basit fiziksel bir problemi çözemez, bir organizasyonu yönetemez hale geliyor.

6. ÜRETİMİN MERKEZİNDEN KOPUŞ VE GELECEK KAYGISI

Sistemin gençleri birer “öğrenci” olarak tutma hırsı, gençlerin özgüvenini de yerle bir ediyor. Üretmeyen, sadece tüketen ve sürekli bir “hazırlık aşamasında” olan birey, bir süre sonra kendini değersiz hissetmeye başlıyor. 30 yaşına gelmiş birinin hala ailesine bağımlı olması, toplumsal yapıyı ve aile kurumunu da sarsıyor. Sanayideki eleman açığı sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda bir güvenlik ve gelecek sorunudur. Bir toplum üretmeyi bıraktığında ve herkes “yönetici” olmaya çalıştığında, o toplumun çöküşü kaçınılmazdır.

7. SONUÇ: KRAL ÇIPLAK!

Eğitim sisteminin bu “oyalama” taktiği, dünyayı büyük bir sosyal ve ekonomik patlamaya doğru sürüklüyor. Bir yanda milyonlarca diplomalı ama reel dünyada karşılığı olmayan “iş bilmez” bir kitle, diğer yanda fabrikasında çalıştıracak, tezgahını emanet edecek adam bulamayan sanayiciler… Bu devasa denge bozukluğu, gençliğin hayatından çalınan onca yıla mal oluyor. Gençleri kampüslerde, kütüphanelerde yapay bir geleceğe hazırlamak yerine; onlara erkenden hayatın içine karışmayı, bir işi “gerçekten yapmayı”, alın teriyle bir değer üretmeyi öğretmek bir zorunluluktur. Hayatın merkezi amfiler değil, üretimin bizzat yapıldığı sahalardır. Üniversiteler, gerçekten bilim üretecek küçük bir azınlığın merkezi olmalı; kitlelerin işsizlikten kaçıp saklandığı park alanları olmaktan derhal çıkarılmalıdır. Aksi takdirde, diplomalı işsizler ordusu, dünyadaki tüm üretim çarklarını durduracak noktaya gelecektir.


Anahtar Kelimeler

sarp #UmbertoEco #EğitimSistemi #İşsizlik #SanayiKrizi #Gençlik #DiplomaEnflasyonu #Üretim #İşGücüAçığı #Zanaat #TeknikEğitim #DünyaEkonomisi #KariyerTuzağı #MeslekiEğitim #Gelecek #KüreselKriz #TankutalpAltunsoy #Objektif #KöşeYazısı

Devamını Oku

BOZKIRIN ALTIN ŞİFASI: İBRAHİM TONTUL İLE ARININ BİLİNMEYEN DÜNYASI.

BOZKIRIN ALTIN ŞİFASI: İBRAHİM TONTUL İLE ARININ BİLİNMEYEN DÜNYASI.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gazeteci-Yazar Tankutalp Altunsoy, Bozkır’ın kekik kokulu yaylalarına konuk oldu. Arı denilince sadece balın akla geldiği o dar kalıpları kırmak için, ömrünü bu işe adamış, doğal bal üreticisi İbrahim Tontul ile arının mucizevi yan ürünlerini, “arı ekmeğini” ve “propolisi” konuştuk. İşte şifa dolu o söyleşi!

TANKUTALP ALTUNSOY: İbrahim Bey, Bozkır’ın doğası malum, çiçek çeşitliliği muazzam. Biz genellikle arıyı sadece “bal yapan böcek” olarak biliyoruz. Neden sadece balı biliyoruz da diğer ürünler gölgede kalıyor?

İBRAHİM TONTUL: Haklısın Tankutalp Bey. Bal, tadı ve sofradaki yeriyle binlerce yıldır baş tacı edilmiş. Diğer ürünler ise daha zahmetli toplanıyor ve miktar olarak az çıkıyor. Bir de biz toplum olarak tadı güzel olanı seviyoruz; oysa arının asıl şifası o az miktarda çıkan, tadı bazen acı, bazen ekşi olan “yan ürünlerde” saklı. Arı bir eczane gibidir, bal o eczanenin sadece vitrinidir.

TANKUTALP ALTUNSOY: O zaman o eczanenin içine girelim. Son dönemde çok duyuyoruz; nedir bu “Arı Ekmeği” (Perga)?

İBRAHİM TONTUL: Arı ekmeği aslında arının kendi yavrusunu beslemek için hazırladığı bir nevi “bebek mamasıdır”. Polen, arı sütü ve balın kovandaki petek gözlerinde mayalanmasıyla oluşur. Arı, poleni toplar, üzerine kendi enzimlerini katar ve peteğe basar. Orada laktik asit fermantasyonuna uğrar. Balın ve polenin tüm gücünün konsantre halidir. Sindirimi çok kolaydır ve bağışıklık için doğadaki en güçlü destektir.

TANKUTALP ALTUNSOY: Peki ya “Polen”? Onu daha çok biliyoruz ama tam olarak ne işe yarar?

İBRAHİM TONTUL: Polen, çiçeklerin erkek üreme hücresidir. Arılar bunu arka bacaklarındaki sepetçiklerde taşır. İnsan vücudu için gerekli olan hemen hemen tüm vitaminleri, amino asitleri ve mineralleri barındırır. “Tek başına tam gıda” diyebiliriz. Doğal bir enerji deposudur; yorgunluğu alır, metabolizmayı canlandırır.

TANKUTALP ALTUNSOY: En çok merak edilenlerden biri de “Arı Sütü”. Bu gerçekten çok kıymetli bir şey mi?

İBRAHİM TONTUL: Hem de nasıl! Arı sütü, işçi arıların yutak altı bezlerinden salgıladığı bembeyaz, jel gibi bir maddedir. Kovanda sadece Kraliçe Arı bununla beslenir. İşçi arılar 45 gün yaşarken, sadece arı sütüyle beslenen Kraliçe Arı 5-6 yıl yaşar. İşte bu aradaki fark, arı sütünün hücre yenileyici gücüdür. Çocukların gelişiminden tutun da yaşlılıktaki hücre yenilenmesine kadar bulunmaz bir nimettir.

TANKUTALP ALTUNSOY: Bir de son yıllarda adını çok duyduğumuz, tadı biraz sert olan “Propolis” var…

İBRAHİM TONTUL: Propolis, arının kovanın güvenliğini sağlayan reçinesidir. Arılar, ağaçların tomurcuklarından bu yapışkan maddeyi toplar, kovanın çatlaklarını kapatır. Neden? Çünkü propolis dünyanın en güçlü doğal antibiyotiğidir. Kovanı virüslerden, bakterilerden ve mantarlardan korur. Bizim için de öyle; vücudu dışarıdan gelen mikroplara karşı bir kalkan gibi savunur. Ama mutlaka doğru işlenmiş, özütlenmiş olması gerekir.

TANKUTALP ALTUNSOY: İbrahim Bey, Bozkır’ın bu doğal ürünlerini bizlere tanıttığınız için teşekkür ederiz. Son olarak tüketicilere ne söylemek istersiniz?

İBRAHİM TONTUL: Ben teşekkür ederim Tankutalp Bey. Arı sadece bal demek değildir; arı bir yaşam kaynağıdır. Gerçek, doğal ve analizi yapılmış ürünleri tercih etsinler. Doğadan gelen şifayı sofralarından eksik etmesinler.

Bu bir Tankutalp ALTUNSOY Röportajıdır…

Devamını Oku

BİR HEVESİN BEDELİ: SOKAKLARDAKİ “TERK EDİLMİŞ” CANLARIN VEBALİ KİMİN?

BİR HEVESİN BEDELİ: SOKAKLARDAKİ “TERK EDİLMİŞ” CANLARIN VEBALİ KİMİN?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sokaklarımız, bir zamanlar sıcak bir yuvası olan, başı okşanan ama “sıkılınca” ya da “bakımı zor gelince” bir çöp poşeti gibi kenara fırlatılan cins kediler ve köpeklerle dolu. Bir heves uğruna alınan, sonra vicdansızca terk edilen bu canların sessiz çığlığı, aslında bizim insanlığımızın iflasıdır. Belediyeler ya da devlet, sizin bu sorumsuzluğunuzun faturasını nereye kadar ödeyebilir?

Şehirlerin meydanlarından en ücra sokaklarına kadar nereye baksanız; gözlerinde hüzünle, şaşkınlıkla etrafına bakan “cins” hayvanlar görüyorsunuz. Goldenlar, British Shorthairlar, Terrierlar… Bir zamanlar binlerce lira verilerek alınan, petshop vitrinlerinden “satın alınan” bu canlar, şimdi açlıkla, soğukla ve en acısı da “terk edilmişlik” duygusuyla baş başa.

“Heves” Mi, “Vebal” Mi?

Pek çok aile, çocukları istediği için ya da bir anlık hevesle evine bir can alıyor. Ancak o canın bir oyuncak değil, bir bebek gibi ilgiye, bakıma, zamana ve bütçeye ihtiyacı olduğunu anladıkları anda senaryo değişiyor. “Tüyü dökülüyor”, “Çok havlıyor”, “Tatile gideceğiz, bırakacak yerimiz yok” gibi bahaneler, o masum canın sokağa, bilmediği bir cehennemin ortasına atılmasına neden oluyor.

Allah aşkına, bakamayacağınız, iki gün sonra sokağa salacağınız canları almayın! Onları kendinize, sıcak bir yuvaya alıştırıp sonra buz gibi betonlara mahkum etmeye hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Kendinizi o hayvanın yerine koyun; güvendiğiniz, “ailem” dediğiniz insanların sizi bir gün ıssız bir yolda bırakıp gitmesini hayal edebilir misiniz? İşte o hayvanlar, o yolda arabanızın arkasından bakarken sadece canlarını değil, tüm dünyalarını kaybediyorlar.

Devlet Ne Yapsın, Belediye Nereye Yetişsin?

Sokaktaki popülasyon arttıkça oklar hemen belediyelere ve devlete çevriliyor. “Neden bu hayvanlar toplanmıyor?”, “Neden barınaklar yetersiz?”… Evet, kurumsal sorumluluklar tartışılabilir; ancak asıl suçlu, o hayvanı sokağa salan “sorumsuz” vatandaş değil mi? Sizin kapınızın önüne bıraktığınız her hayvan, toplumsal bir soruna, güvenlik endişesine ve bir canın acı çekmesine neden oluyor. Devletin veya yerel yönetimlerin, milyonlarca insanın bu kötü ve bencil davranışıyla başa çıkması mümkün mü?

Satın Almayın, Sahiplenin!

Eğer gerçekten bir dost istiyorsanız, vitrinlerdeki ticaret nesnelerine değil, barınaklardaki mahzun gözlere bakın. Ama önce şunu sorun: “Ben bu cana ömrümün sonuna kadar bakmaya hazır mıyım?” Eğer cevabınız “belki” ise, lütfen o kapıyı hiç açmayın. Onların hayatı sizin geçici heveslerinizden çok daha kıymetli.


VİCDANINIZ SOKAKTA KALMASIN!

Bir şehri medeni yapan, sadece binaları veya yolları değildir. O şehrin sokaklarında yaşayan en zayıf canlara nasıl muamele edildiğidir. Bir hayvanı sahiplenmek, bir ruhu sahiplenmektir. Onları bir eşya gibi görüp, modası geçince sokağa atmak sadece günah değil, aynı zamanda bir insanlık suçudur. Unutmayın; o canların ahı, sadece sokağı değil, sizin huzurunuzu da bozar. Vicdanınızı o sokak köşelerine terk etmeyin!

#hayvanhakları #sokakhayvanları #terkedilmişcanlar #vicdan #Konya #belediye #hayvansahiplenme #merhamet #petshop #satınalmasahiplen #sorumluluk #objektif

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.