16 Nisan 2026 Perşembe
''TOPLUMA SAYGILI OLMAK'' Abdurrahman Berkcan yazdı.
''MİLLETİN EFENDİSİ'' Av. Ahmet Tamer yazdı.
''Çiftçinin hali'' Veteriner Hekim Ali Köker yazdı.
''Gençler mutsuz!'' Ayşe BOYACI Yazdı.
''KUL HAKKI MI ? DEDİNİZ...'' Ayşe Yavuz Yazdı.
''Kripto Para Borsası Neden Çöküyor, Kripto Para Neden Düştü, Kripto Borsası Bilinmeyenler''
Dünyaca ünlü düşünür Umberto Eco, modern eğitim sisteminin bam teline basan o sarsıcı cümleyi kurduğunda aslında küresel bir felaketin haberini veriyordu: “Modern üniversiteler, işsizlik probleminin kamufle edildiği park alanlarıdır.” Bu tespit, bugün dünya genelinde neden milyonlarca üniversite mezununun işsiz olduğunu, neden fabrikaların “çalışacak adam bulamıyoruz” diye feryat ettiğini ve neden gençlerin 30 yaşına kadar “öğrenci” kalmaya mahkûm edildiğini anlatan en çıplak gerçektir.
Dünya genelinde modern devletler, artan nüfus ve otomasyon karşısında istihdam yaratmakta zorlanıyor. Bir gencin 18 yaşında iş gücü piyasasına girmesi, o ülkenin işsizlik rakamlarını bir birim artırır. Ancak aynı genci bir üniversite amfisine koyduğunuzda, o genç 4 ila 6 yıl boyunca istatistiklerde “işsiz” değil, “öğrenci” olarak görünür. Bu durum, hükümetlerin işsizlik krizini halının altına süpürmesi için bulduğu en etkili yoldur. Üniversiteler artık birer bilim yuvası olmaktan ziyade, gençliğin en üretken yıllarını harcadığı ve sistemin zaman kazandığı devasa “park alanları” haline gelmiştir. Bu park alanları, toplumsal patlamaları geciktiren, genç enerjiyi sınıflara hapseden birer tahliye valfi görevi görmektedir.
İnsanlık tarihini incelediğimizde, bireylerin 15-16 yaşlarında hayata atıldığını, 20’li yaşlarda bir zanaatın piri olduğunu ve kendi ailesini kurarak üretime geçtiğini görürüz. Ancak bugün, tarihte ilk defa insanlar 30 yaşına kadar eğitim görüyor. Lisans, yüksek lisans ve doktora sarmalı, bireyi hayatın gerçeklerinden tamamen koparıyor. İnsan beyninin ve vücudunun en güçlü olduğu, risk alabileceği, en yüksek seviyede üretebileceği 20-30 yaş arası dönem, sadece teorik kitaplar arasında geçiyor. 30 yaşına gelip de hala iş hayatına dair hiçbir pratik tecrübesi olmayan, bir kriz yönetmemiş, alın teriyle para kazanmanın ne olduğunu bilmeyen “yetişkin çocuklar” ordusu, bu sistemin en acı ve en tehlikeli meyvesidir.
Modern eğitim sistemi, gençleri hayata hazırlamak yerine onları hayatın gerçeklerine karşı savunmasız ve etkisiz bırakıyor. Gençler sistem eliyle “hiçbir işe yaramaz” ve “hiçbir işten anlamaz” hale getiriliyor. Çünkü eğitim, sahadan ve gerçek dünyadan kopuk, tamamen teorik bir zemine oturtulmuş durumdadır. Okul bitene kadar bir tornavida tutmayan, bir devre kurmayan veya gerçek bir ticari riskin sorumluluğunu almayan gençler, diploma aldıklarında kendilerini devasa bir boşluğun içinde buluyorlar. Sistem, yaratıcılığı ve pratik zekayı öldürerek, sadece talimat bekleyen, ezberlenmiş bilgileri tekrarlayan pasif bireyler üretiyor.
Bugün dünya ekonomisinin motoru olan sanayi bölgelerinden, atölyelerden ve fabrikalardan tek bir ortak feryat yükseliyor: “Çalışacak adam bulamıyoruz!” Bu feryat, gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olanlara kadar her yerde aynıdır. Sanayiciler, teknik eleman açığı yüzünden üretim kapasitelerini düşürmek, siparişleri geri çevirmek zorunda kalıyor.
Diplomalar artık birer değer belgesi değil, bireyin sırtında birer yük haline geldi. Piyasanın ihtiyacından ve reel sektörün talebinden çok daha fazla mezun veren üniversiteler, diplomayı değersizleştirdi.
Sistemin gençleri birer “öğrenci” olarak tutma hırsı, gençlerin özgüvenini de yerle bir ediyor. Üretmeyen, sadece tüketen ve sürekli bir “hazırlık aşamasında” olan birey, bir süre sonra kendini değersiz hissetmeye başlıyor. 30 yaşına gelmiş birinin hala ailesine bağımlı olması, toplumsal yapıyı ve aile kurumunu da sarsıyor. Sanayideki eleman açığı sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda bir güvenlik ve gelecek sorunudur. Bir toplum üretmeyi bıraktığında ve herkes “yönetici” olmaya çalıştığında, o toplumun çöküşü kaçınılmazdır.
Eğitim sisteminin bu “oyalama” taktiği, dünyayı büyük bir sosyal ve ekonomik patlamaya doğru sürüklüyor. Bir yanda milyonlarca diplomalı ama reel dünyada karşılığı olmayan “iş bilmez” bir kitle, diğer yanda fabrikasında çalıştıracak, tezgahını emanet edecek adam bulamayan sanayiciler… Bu devasa denge bozukluğu, gençliğin hayatından çalınan onca yıla mal oluyor. Gençleri kampüslerde, kütüphanelerde yapay bir geleceğe hazırlamak yerine; onlara erkenden hayatın içine karışmayı, bir işi “gerçekten yapmayı”, alın teriyle bir değer üretmeyi öğretmek bir zorunluluktur. Hayatın merkezi amfiler değil, üretimin bizzat yapıldığı sahalardır. Üniversiteler, gerçekten bilim üretecek küçük bir azınlığın merkezi olmalı; kitlelerin işsizlikten kaçıp saklandığı park alanları olmaktan derhal çıkarılmalıdır. Aksi takdirde, diplomalı işsizler ordusu, dünyadaki tüm üretim çarklarını durduracak noktaya gelecektir.
sarp #UmbertoEco #EğitimSistemi #İşsizlik #SanayiKrizi #Gençlik #DiplomaEnflasyonu #Üretim #İşGücüAçığı #Zanaat #TeknikEğitim #DünyaEkonomisi #KariyerTuzağı #MeslekiEğitim #Gelecek #KüreselKriz #TankutalpAltunsoy #Objektif #KöşeYazısı
Gazeteci-Yazar Tankutalp Altunsoy, Bozkır’ın kekik kokulu yaylalarına konuk oldu. Arı denilince sadece balın akla geldiği o dar kalıpları kırmak için, ömrünü bu işe adamış, doğal bal üreticisi İbrahim Tontul ile arının mucizevi yan ürünlerini, “arı ekmeğini” ve “propolisi” konuştuk. İşte şifa dolu o söyleşi!
TANKUTALP ALTUNSOY: İbrahim Bey, Bozkır’ın doğası malum, çiçek çeşitliliği muazzam. Biz genellikle arıyı sadece “bal yapan böcek” olarak biliyoruz. Neden sadece balı biliyoruz da diğer ürünler gölgede kalıyor?
İBRAHİM TONTUL: Haklısın Tankutalp Bey. Bal, tadı ve sofradaki yeriyle binlerce yıldır baş tacı edilmiş. Diğer ürünler ise daha zahmetli toplanıyor ve miktar olarak az çıkıyor. Bir de biz toplum olarak tadı güzel olanı seviyoruz; oysa arının asıl şifası o az miktarda çıkan, tadı bazen acı, bazen ekşi olan “yan ürünlerde” saklı. Arı bir eczane gibidir, bal o eczanenin sadece vitrinidir.
TANKUTALP ALTUNSOY: O zaman o eczanenin içine girelim. Son dönemde çok duyuyoruz; nedir bu “Arı Ekmeği” (Perga)?
İBRAHİM TONTUL: Arı ekmeği aslında arının kendi yavrusunu beslemek için hazırladığı bir nevi “bebek mamasıdır”. Polen, arı sütü ve balın kovandaki petek gözlerinde mayalanmasıyla oluşur. Arı, poleni toplar, üzerine kendi enzimlerini katar ve peteğe basar. Orada laktik asit fermantasyonuna uğrar. Balın ve polenin tüm gücünün konsantre halidir. Sindirimi çok kolaydır ve bağışıklık için doğadaki en güçlü destektir.
TANKUTALP ALTUNSOY: Peki ya “Polen”? Onu daha çok biliyoruz ama tam olarak ne işe yarar?
İBRAHİM TONTUL: Polen, çiçeklerin erkek üreme hücresidir. Arılar bunu arka bacaklarındaki sepetçiklerde taşır. İnsan vücudu için gerekli olan hemen hemen tüm vitaminleri, amino asitleri ve mineralleri barındırır. “Tek başına tam gıda” diyebiliriz. Doğal bir enerji deposudur; yorgunluğu alır, metabolizmayı canlandırır.
TANKUTALP ALTUNSOY: En çok merak edilenlerden biri de “Arı Sütü”. Bu gerçekten çok kıymetli bir şey mi?
İBRAHİM TONTUL: Hem de nasıl! Arı sütü, işçi arıların yutak altı bezlerinden salgıladığı bembeyaz, jel gibi bir maddedir. Kovanda sadece Kraliçe Arı bununla beslenir. İşçi arılar 45 gün yaşarken, sadece arı sütüyle beslenen Kraliçe Arı 5-6 yıl yaşar. İşte bu aradaki fark, arı sütünün hücre yenileyici gücüdür. Çocukların gelişiminden tutun da yaşlılıktaki hücre yenilenmesine kadar bulunmaz bir nimettir.
TANKUTALP ALTUNSOY: Bir de son yıllarda adını çok duyduğumuz, tadı biraz sert olan “Propolis” var…
İBRAHİM TONTUL: Propolis, arının kovanın güvenliğini sağlayan reçinesidir. Arılar, ağaçların tomurcuklarından bu yapışkan maddeyi toplar, kovanın çatlaklarını kapatır. Neden? Çünkü propolis dünyanın en güçlü doğal antibiyotiğidir. Kovanı virüslerden, bakterilerden ve mantarlardan korur. Bizim için de öyle; vücudu dışarıdan gelen mikroplara karşı bir kalkan gibi savunur. Ama mutlaka doğru işlenmiş, özütlenmiş olması gerekir.
TANKUTALP ALTUNSOY: İbrahim Bey, Bozkır’ın bu doğal ürünlerini bizlere tanıttığınız için teşekkür ederiz. Son olarak tüketicilere ne söylemek istersiniz?
İBRAHİM TONTUL: Ben teşekkür ederim Tankutalp Bey. Arı sadece bal demek değildir; arı bir yaşam kaynağıdır. Gerçek, doğal ve analizi yapılmış ürünleri tercih etsinler. Doğadan gelen şifayı sofralarından eksik etmesinler.
Bu bir Tankutalp ALTUNSOY Röportajıdır…

Sokaklarımız, bir zamanlar sıcak bir yuvası olan, başı okşanan ama “sıkılınca” ya da “bakımı zor gelince” bir çöp poşeti gibi kenara fırlatılan cins kediler ve köpeklerle dolu. Bir heves uğruna alınan, sonra vicdansızca terk edilen bu canların sessiz çığlığı, aslında bizim insanlığımızın iflasıdır. Belediyeler ya da devlet, sizin bu sorumsuzluğunuzun faturasını nereye kadar ödeyebilir?
Şehirlerin meydanlarından en ücra sokaklarına kadar nereye baksanız; gözlerinde hüzünle, şaşkınlıkla etrafına bakan “cins” hayvanlar görüyorsunuz. Goldenlar, British Shorthairlar, Terrierlar… Bir zamanlar binlerce lira verilerek alınan, petshop vitrinlerinden “satın alınan” bu canlar, şimdi açlıkla, soğukla ve en acısı da “terk edilmişlik” duygusuyla baş başa.
Pek çok aile, çocukları istediği için ya da bir anlık hevesle evine bir can alıyor. Ancak o canın bir oyuncak değil, bir bebek gibi ilgiye, bakıma, zamana ve bütçeye ihtiyacı olduğunu anladıkları anda senaryo değişiyor. “Tüyü dökülüyor”, “Çok havlıyor”, “Tatile gideceğiz, bırakacak yerimiz yok” gibi bahaneler, o masum canın sokağa, bilmediği bir cehennemin ortasına atılmasına neden oluyor.
Allah aşkına, bakamayacağınız, iki gün sonra sokağa salacağınız canları almayın! Onları kendinize, sıcak bir yuvaya alıştırıp sonra buz gibi betonlara mahkum etmeye hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Kendinizi o hayvanın yerine koyun; güvendiğiniz, “ailem” dediğiniz insanların sizi bir gün ıssız bir yolda bırakıp gitmesini hayal edebilir misiniz? İşte o hayvanlar, o yolda arabanızın arkasından bakarken sadece canlarını değil, tüm dünyalarını kaybediyorlar.
Sokaktaki popülasyon arttıkça oklar hemen belediyelere ve devlete çevriliyor. “Neden bu hayvanlar toplanmıyor?”, “Neden barınaklar yetersiz?”… Evet, kurumsal sorumluluklar tartışılabilir; ancak asıl suçlu, o hayvanı sokağa salan “sorumsuz” vatandaş değil mi? Sizin kapınızın önüne bıraktığınız her hayvan, toplumsal bir soruna, güvenlik endişesine ve bir canın acı çekmesine neden oluyor. Devletin veya yerel yönetimlerin, milyonlarca insanın bu kötü ve bencil davranışıyla başa çıkması mümkün mü?
Eğer gerçekten bir dost istiyorsanız, vitrinlerdeki ticaret nesnelerine değil, barınaklardaki mahzun gözlere bakın. Ama önce şunu sorun: “Ben bu cana ömrümün sonuna kadar bakmaya hazır mıyım?” Eğer cevabınız “belki” ise, lütfen o kapıyı hiç açmayın. Onların hayatı sizin geçici heveslerinizden çok daha kıymetli.
Bir şehri medeni yapan, sadece binaları veya yolları değildir. O şehrin sokaklarında yaşayan en zayıf canlara nasıl muamele edildiğidir. Bir hayvanı sahiplenmek, bir ruhu sahiplenmektir. Onları bir eşya gibi görüp, modası geçince sokağa atmak sadece günah değil, aynı zamanda bir insanlık suçudur. Unutmayın; o canların ahı, sadece sokağı değil, sizin huzurunuzu da bozar. Vicdanınızı o sokak köşelerine terk etmeyin!
#hayvanhakları #sokakhayvanları #terkedilmişcanlar #vicdan #Konya #belediye #hayvansahiplenme #merhamet #petshop #satınalmasahiplen #sorumluluk #objektif
Bugün bu satırları sadece bir gazeteci olarak değil, bu vatanın evladı, toplumun dertleriyle dertlenen bir nefer olarak kaleme alıyorum. Doğrudan devletimizin zirvesine, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a bir “beka önerisi” ve bir “vicdan çağrısı” sunuyorum. Ülkemizin üzerine karabasan gibi çöken, gençlerimizi zehirleyen ve aile yapımızı temelinden sarsan uyuşturucu illeti, artık sadece sokaklardaki torbacıların değil, devletin en derin hücrelerine kadar sızma potansiyeli taşıyan bir güvenlik sorunudur.
Neredeyse her ailede, her mahallede bu zehrin pençesine düşmüş bir dramla karşılaşıyoruz. Sokaktaki mücadele emniyet güçlerimizce canla başla sürdürülüyor; ancak arınma önce “evden”, yani devletin kendi çatısı altından başlamalıdır.
Önerim net ve tavizsizdir: Kamuda görev yapan her bir birey; statüsü, rütbesi veya makamı ne olursa olsun, yılda en az bir kez zorunlu uyuşturucu testine tabi tutulmalıdır. Bu testler, herhangi bir şaibeye veya “tanıdık” iltimasına yer bırakmayacak şekilde, devletin bizzat belirleyeceği, tam teşekküllü ve özel denetimli birimlerde gerçekleştirilmelidir.
Bu tarama sadece alt kademe memurları kapsamamalıdır. Milli iradenin tecelligahı olan TBMM’deki Milletvekillerinden, mülki idare amirlerine; geleceğimizi emanet ettiğimiz Öğretmenlerden, asayişin teminatı olan Güvenlik Güçlerine; işçisinden müdürüne kadar kamu personeli olan herkes bu teste girmelidir. Devletin ekmeğini yiyen, devletin imzasını atan kişinin zihni berrak, ruhu temiz, bedeni bu zehirden arınmış olmalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım, bu bir cadı avı değil, bir kurtarma operasyonudur. İlk aşamada, kamu personelinden bu batağa bir şekilde düşmüş olanlara “devlet baba” şefkatiyle bir defaya mahsus bir hak tanınmalıdır. Pişman olan, bırakmak isteyen personel affedilmeli, ancak devletin gözetiminde rehabilitasyon sürecine alınarak takip edilmelidir. Bırakan ve temiz kalan, bu milletin hizmetinde kalmaya devam etmelidir.
Ancak… Bu şefkat elini itenler, bu zehirden vazgeçmeyenler ve en acısı, bu işin ticaretine veya aracılığına bulaşanlar için “demir yumruk” devreye girmelidir. Devletin içine sızıp zehir tacirliği yapanların gözünün yaşına bakılmamalı, en az 10 yıl hapis cezası ile bu ihanetin bedelini ödemelidirler. Kamu vicdanı ancak bu şekilde huzur bulur.
Biz biliyoruz ki, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, ailenin korunması ve gençliğin ihyası konusunda en hassas liderdir. ”öz güveni yüksek bir gençlik” idealini her fırsatta dile getiren Sayın Cumhurbaşkanımızın, uyuşturucuyla mücadeleyi devletin en üst kademesinden başlatacak bu öneriyi titizlikle inceleyeceğinden ve gereğini yapacağından en ufak bir şüphem yoktur.
Bu öneri, devletin bağışıklık sistemini güçlendirecek bir aşıdır. Bu çağrı, evladını uyuşturucuya kurban vermiş anaların feryadıdır. Bu yazı, devletine güvenmek isteyen milyonların sesidir. Gelin, devleti bu kirden tamamen arındıralım ki, sokaktaki mücadelemiz daha inandırıcı, daha güçlü ve daha kalıcı olsun.
Devlet, tertemiz bir nefesle geleceğe yürümelidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda atacağı her adımın arkasında, aziz Türk milleti ve biz gazeteciler dimdik duracağız.
Gazeteci Yazar Tankutalp ALTUNSOY
Bugün karşınıza ne bir blok savunucusu ne de bir ideolojinin neferi olarak çıkıyorum. Ben ne İrancı, ne Rusyacı ne de Çinciyim; ancak şurası bir gerçek ki, İsrail ve ABD’nin kanlı ajandasına sonuna kadar karşıyım! Yıllardır İsrail’in Suriye’de, Filistin’de, Lübnan’da ve Mısır’da yaptığı zulümlere sağır kalan dünya, bugün hangi hakla vicdan dersi vermeye kalkıyor? Tekrar ediyorum: İsrail’in bitmek bilmeyen bu vahşeti karşısında benim için adaletin tek bir tanımı vardır; o da zalimin hak ettiğini bulmasıdır. Eğer bu gerçeklere parmak basmak faşizmse, evet, mazlumun hakkını aramayan o “modern” dünyanıza karşı ben bu faşizmi kabul ediyorum!
Gelelim madalyonun öbür yüzüne, yani o çökmüş imparatorluk ABD’ye. Savaş öncesinde ekonomisi can çekişen ABD, bugün hala o bataklığın içindedir. Ancak kirli bir oyun sahneleniyor: Orta Doğu’da petrol adına neresi varsa bizzat ABD tarafından vuruluyor ve suç ustalıkla İran’ın üzerine yıkılıyor. Neden mi? Çünkü bu petrolün en büyük alıcısı Çin ve bu ticarette artık Dolar değil, Yuan geçiyor! ABD, petro-dolar saltanatını korumak için Orta Doğu’yu ateşe vermekten çekinmiyor.
Rafineriler devre dışı kaldığında, dünya ya ABD petrolüne mahkum edilecek ya da Washington’ın kontrolündeki alternatif enerji kaynaklarına yönelecektir. Oyun çok derin, plan çok önceden yapıldı: ABD, İran’a savaş açmadan önce Venezuela’yı zaten kuşatmış ve petrolü kendisine bağlamıştı. Derdi ise belli; batmakta olan ekonomisini savaş envanterleriyle, yani dünyaya ölüm (silah) satarak kurtarmak ve petrol piyasasında tek el olmak!
Bakın etrafınıza; savaş bahanesiyle neredeyse tüm Avrupa ve Orta Doğu ülkelerine füzeler, uçaklar satan kim? Elbette ABD. Altın düşüyor, düşmeye de devam edecek; keza dolar da öyle. Ancak bu bir çöküş değil, kontrollü bir operasyondur. ABD, değeri düşen bu emtialar sayesinde kendi devasa borçlarının yarısından şimdiden kurtulmuş durumda. Kendi borcunu, dünyanın kanı ve gözyaşı üzerinden siliyorlar.
Bu pencereden bakınca gerçekler ne kadar farklı ve ne kadar çıplak görünüyor, değil mi? ABD için savaş bir felaket değil, batan bir ekonomiyi yüzdürme projesidir. Mazlumların kanı üzerine kurulan bu düzenin çarkları elbet bir gün kırılacaktır.
Gazeteci Yazar Tankutalp ALTUNSOY
#abd #israil #petrol #ekonomi #siyaset #gazeteci #tankutalpaltunsoy #strateji #savaş #altın
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.