14 Temmuz 2026 Salı
''TOPLUMA SAYGILI OLMAK'' Abdurrahman Berkcan yazdı.
''MİLLETİN EFENDİSİ'' Av. Ahmet Tamer yazdı.
''Çiftçinin hali'' Veteriner Hekim Ali Köker yazdı.
''Gençler mutsuz!'' Ayşe BOYACI Yazdı.
''KUL HAKKI MI ? DEDİNİZ...'' Ayşe Yavuz Yazdı.
''Kripto Para Borsası Neden Çöküyor, Kripto Para Neden Düştü, Kripto Borsası Bilinmeyenler''
Toplumsal körlüğün, sahte kahramanlar yaratma histerisinin ve “sırf karşı tarafa muhalif olayım” diyerek her önümüze gelene sarılmanın faturasını bir kez daha çok ağır ödüyoruz. Bugün ne bizim mahalle ne de karşı mahalle, Anadolu rock müziğinin o “iyilik meleği” maskeli ismi Haluk Levent’e masum diyemiyor. Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi çok kötü bir huyu vardır ve o kirli perde en nihayetinde yırtıldı. Demek ki neymiş; ilkesiz, derinliksiz ve sırf muhalefet yapmak adına bu tip popülist figürleri sorgusuz sualsiz desteklememek gerekiyormuş!
Bizlerin, bu halkın alın teriyle biriktirip “yardım” adı altında gönderdiği paralarla fuhuş yapıldığı, kumar masalarında servetler eritildiği, şahsi borçların sıfırlandığı, lüks evler ve arabalar alındığı iddiaları ayyuka çıkmış durumda.
Bizim bu ülkede yemeyip içmeyip yapamadığımız ne kadar lüks varsa, adam bizim paralarımızla hayatın tadını çıkarmış.
En acısı da ne biliyor musunuz? Hala bu insansı için “Belki yapmamıştır, belki iftiradır, biraz bir duralım, bekleyelim, görelim” diyerek tırnaklarını savunma pozisyonuna geçiren tatlısu muhalifleri var. Daha neyi göreceksin be adam? Daha neyin kanıtını bekliyorsun da inanacaksın?
Türkiye’deki en büyük entelektüel ve siyasi sefaletlerden biri, kendisini muhalif olarak tanımlayan ama sistemin tüm konforundan yararlanan o “tatlısu muhalifi” güruhtur. Bu güruh, iktidara olan öfkesini dindirmek veya vicdanını rahatlatmak için önüne çıkan her popülist figürü bir gecede “kurtarıcı” ilan eder. Haluk Levent ve onun kurduğu Ahbap derneği de bu illüzyonun en büyük ürünüydü. Devletin kurumlarına olan güvensizliği fırsat bilen bu yapı, milyarlarca liralık devasa bir bütçeyi yönetir hale geldi. Peki, sormak gerekmiyor mu: Milyarlarca liralık bu halk fonu bugüne kadar neden ciddi anlamda denetlenmedi? Neden mali şube, vakıflar genel müdürlüğü veya bağımsız denetçiler bu paraların nereye aktığını yıllarca sorgulamadı? Bu denetimsizlik zırhı kimler tarafından, hangi pazarlıklar karşılığında sağlandı? Devletin resmi denetim mekanizmaları uyuyor muydu, yoksa bilerek mi göz yumuldu?
Asıl can alıcı soru ise tam olarak şurada düğümleniyor: Yıllarca el bebek gül bebek büyütülen, dokunulmazlık zırhıyla kuşatılan bu ismin üzerine neden tam da “bugün” gidiliyor? Neden düğmeye şimdi basıldı? Bu operasyonun zamanlaması bize çok şey anlatıyor. Ülkede derinleşen ekonomik buhran, halkın belini büken zamlar, sınır ötesinde dönen karanlık diplomatik pazarlıklar ve belki de yargı reformu adı altında yürütülen başka hesaplar varken; bir anda Haluk Levent dosyasının açılması tesadüf müdür? Yoksa toplumun gazını almak, asıl konuşulması gereken devasa krizlerin üstünü örtmek ve suni bir gündem yaratarak kitleleri bu yöne kanalize etmek için mi bu kart masaya sürüldü? Biz uyanık olmak zorundayız. Hem sahte kahramanların halkın parasını sömürmesine göz yuman sistemi eleştireceğiz hem de bu skandalın ardına sığınıp asıl memleket meselelerini gözden kaçırmaya çalışan o siyasi mühendisliğe geçit vermeyeceğiz.
GAZETECİ YAZAR Tankutalp ALTUNSOY
#HalukLevent #AhbapDerneği #TatlısuMuhalefeti #Denetimsizlik #GündemDeğiştirme #FinansalSkandal #HalkınParası #PopülizmEleştirisi #MaliDenetim #Yolsuzlukİddiaları #SuniGündem #KonyaObjektif #GazeteciYazar #TankutalpAltunsoy
Uyuşturucu belasıyla olan savaşımız, tek bir an bile nefes almadan, durmaksızın ve en ufak bir gevşemeye mahal vermeden devam etmek zorunda. Çünkü karşımızdaki karanlık güç, sadece sokaklarımızı, okul önlerimizi veya eğlence mekanlarımızı hedef almıyor; devletin en sıkı korunan, kuş uçurtulmaması gereken kalelerini, yani cezaevlerini bile birer tüketim üssüne çevirebiliyor. Toplumun arındırılması, suçluların ıslah edilmesi gereken o dört duvarın arasında dönen kimyasal tiyatroyu duyduğunuzda, tehlikenin ne kadar organize, ne kadar sinsi ve ne derece profesyonel ilerlediğini bir kez daha dehşetle fark edeceksiniz.
Geçtiğimiz günlerde bir infaz koruma memuruyla (gardiyan) yaptığım sarsıcı sohbet, bu kirli düzene dair ürpertici bir gerçeği gözler önüne serdi. Cezaevlerine dışarıdan sokulmaya çalışılan uyuşturucu maddeler artık bildiğimiz formlarda değil. Esrarı, hapı, eroini bir kenara bırakın; zehir tacirleri artık tam zamanlı birer kimya laboratuvarı gibi çalışıyor. Sıvılaştırılmış sentetik uyuşturucuları pantolon ceplerine, kıyafet kumaşlarına, hatta masum görünen mektup kağıtlarına ve peçetelere emdirerek içeri sızdırıyorlar. Mahkumlar içeride bu kumaşları, kağıtları küçük parçalar halinde kesip sigaralarının ucuna ekleyerek zehri ciğerlerine çekiyorlar.
İşin en acı ve düşündürücü kısmı da tam burada başlıyor. Olayın vahametini sorduğum gardiyan dostumuzun çaresizliği aslında devlet mekanizmasının nerede geride kaldığının açık bir itirafı gibiydi: “Abi olay meydana gelmeden, o zehir içeri girmeden müdahale edemiyoruz ki… Her geçen gün yeni bir bok, yeni bir yöntem icat ediyorlar. Biz ancak mahkumlar o zehri kullandıktan sonra kendilerini kaybettiklerinde, garip hareketler sergilediklerinde durumu anlıyoruz. Sonrasında sorgulayıp bu yeni yöntemin ne olduğunu öğrenebiliyoruz.”
Bu cümlenin üzerinde saatlerce düşünmemiz gerekiyor. Uyuşturucu kartelleri, kimya endüstrisine ve AR-GE (Araştırma-Geliştirme) çalışmalarına o kadar büyük bütçeler ve önem ayırıyorlar ki, maalesef devletlerin hantal bürokratik denetimlerinden ve güvenlik güçlerinin standart arama yöntemlerinden her defasında bir adım önde olmayı başarıyorlar. Dedektör köpeklerin kokusunu alamadığı, X-ray cihazlarının fark edemediği bu sıvılaştırılmış ölüm, bez parçalarının üzerinde sessizce koğuşlara sızıyor. Güvenlik bürokrasisi sadece “yakalama” odaklı gittiği sürece, kartellerin yaratıcı kimyasal zekasının gerisinde kalmaya mahkumdur. Mücadelenin vizyonu değişmeli, istihbarat ve teknoloji laboratuvar düzeyine çekilmelidir.
Zehir baronlarının son yıllarda geliştirdiği ve doğrudan çocuklarımızı hedef alan bir diğer korkunç tuzak ise sokaklarda, kafelerde, okul arkalarında her gencin elinde gördüğümüz o renkli, süslü elektronik sigaralar ve “puff” adı verilen tek kullanımlık cihazlardır. Anne babalar, uyanın! Tehlike o kadar masum bir kılıfla yatağınızın başucuna kadar geldi ki, çocuklarınızın elindeki o cihazları sadece “meyve kokulu zararsız bir buhar” zannederek büyük bir gaflete düşüyorsunuz.
Karteller, bu elektronik sigaraların likitlerine (sıvılarına) sentetik uyuşturucu maddeleri karıştırmayı başardılar. Bugün piyasada kokusuz, etrafa sadece çilek, kavun veya nane kokusu yayan ama arkasında gençleri saniyeler içinde bağımlı hale getiren kimyasal uyuşturucular barındıran likitler fink atıyor. Çocuklar ve gençler, masum bir eğlence aracı sandıkları bu e-sigaralar yoluyla farkında bile olmadan birer uyuşturucu bağımlısına dönüştürülüyor. Ebeveynlere buradan açık ve net bir gazeteci uyarısı yapıyorum: Evlatlarınızın bu masum görünen katillere dokunmasına, o renkli dumanları solumasına asla izin vermeyin, kesinlikle kullandırtmayın!
Uyuşturucu sektörü, insanlığın kökünü kazımak için sınır tanımayan bir hızla mutasyona uğruyor. Cezaevindeki mahkumdan, lisedeki evladımıza kadar herkes bu sinsi kimyasal kuşatmanın altında. Eğer devlet bu kartellerin kimya aklıyla yarışacak bilimsel ve operasyonel bir refleks geliştiremezse, eğer aileler evlatlarının elindeki tehlikenin rengini göremezse, çok yakında kaybedecek bir neslimiz bile kalmayacak. Biz yazmaya, uyarmaya ve bu kirli çarkı deşifre etmeye devam edeceğiz. Gözünüzü açın, tehlike sandığınızdan çok daha yakın ve çok daha sinsi!
GAZETECİ YAZAR Tankutalp ALTUNSOY
#UyuşturucuBelası #CezaeviSkandalı #ElektronikSigaraTehlikesi #PuffLikitleri #ZehirKartelleri #KimyasalUyuşturucu #Gardiyanİtirafı #EbeveynUyarısı #SentetikZehir #KamuGüvenliği #LiyakatVeDenetim #KonyaObjektif #GazeteciYazar #TankutalpAltunsoy












Son yıllarda akıllı telefonların ve kontrolsüz internet erişiminin yaygınlaşması, Türkiye’de sessiz ama yıkıcı bir salgını beraberinde getirdi: Sanal Kumar. Eskiden fiziki mekanlarla sınırlı olan ve toplumsal bir denetime tabi tutulan kumar yasağı, artık dijital platformlar aracılığıyla çocukların ve gençlerin ceplerine kadar girdi. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ciddi bir davranışsal bağımlılık olarak kabul edilen bu durum, sadece bireyleri değil, aile yapılarını ve toplumsal huzuru da temelinden sarsıyor.
Uzmanlar, sanal kumar sitelerinin “ilk yatırıma %200 bonus” veya “kayıp iadesi” gibi son derece manipülatif reklamlarla özellikle ekonomik arayış içindeki gençleri ağlarına düşürdüğünü belirtiyor. Paranın dijitalleşerek ekrandaki basit sayılardan ibaret kalması ise kayıp algısını yok ederek bireyleri devasa bir borç sarmalına sürüklüyor. Peki, Türkiye bu dijital bataklığın önüne nasıl geçebilir? Devlet ve aileler hangi acil önlemleri almalı? İşte önleyici yol haritası:
Siber suçlarla mücadele ekiplerinin illegal sitelere getirdiği erişim engelleri tek başına yeterli olmuyor. Devletin bu süreçte daha proaktif ve caydırıcı adımlar atması hayati önem taşıyor:
Birçok anne ve baba, çocuğunun odasında sadece bilgisayar oyunu oynadığını sanırken, aslında gençlerin sanal kumar sitelerinde tüm geleceğini tükettiğine şahit oluyor. Ailelerin alması gereken önleyici tedbirler şunlardır:
#SanalKumar #HalkSağlığı #BağımlılıklaMücadele #AileUyarısı #SiberSuçlar #DijitalBağımlılık #GençlikKoruma #ÖnleyiciTedbirler #EkonomikTuzak #MASAK #BDDKDenetimi #KonyaAsayiş #ToplumsalFarkındalık #TankutalpAltunsoy
Günümüz dünyasında sağlıklı yaşamak, hastalıklara karşı dirençli bir bedene sahip olmak ve zamanın yıkıcı etkilerini yavaşlatmak neredeyse herkesin en büyük arzusu haline geldi. Beslenme uzmanları, kardiyologlar ve onkologlar sürekli olarak “doğru beslenmenin” öneminden bahsediyor. Ancak doğru beslenmenin kimyasal ve biyolojik karşılığı tam olarak nedir? İşte bu sorunun cevabı, modern tıbbın ve beslenme biliminin en önemli ölçüm kriterlerinden biri olan ORAC kavramında gizli. Avrupalıların sofralarından eksik etmediği, bizim ise genellikle sadece hoşaf malzemesi olarak gördüğümüz kuru eriğin ardındaki muazzam bilimsel gerçeği anladığımızda, sağlığa bakış açımız tamamen değişecek.
ORAC, İngilizce açılımıyla Oxygen Radical Absorbance Capacity, Türkçe karşılığıyla Serbest Radikalleri Emme Yeteneği anlamına gelen bilimsel bir ölçüm yöntemidir. Bu yöntem, Amerika Birleşik Devletleri’nin Boston kentinde bulunan Tufts Üniversitesi Yaşlanmaya Karşı Beslenme Araştırma Merkezi‘ndeki (Anti-Aging Nutrition Research Center) bilim insanları tarafından geliştirilmiştir.
ORAC, bir besinin, vücudumuzda tahribata yol açan zararlı maddeleri (serbest radikalleri) ne kadar güçlü bir şekilde etkisiz hale getirebildiğini gösteren laboratuvar tabanlı bir testtir. Basit bir ifadeyle; bir yiyeceğin ORAC değeri ne kadar yüksekse, o besin vücudumuzu kansere, kalp hastalıklarına, damar tıkanıklıklarına ve erken yaşlanmaya karşı o kadar güçlü koruyor demektir.
Tufts Üniversitesi Araştırmacılarının Kritik Uyarısı:
“Hücresel düzeyde koruma sağlamak ve hastalıklardan uzak kalmak için her insan günde en az 3.000 ORAC birimi vitamin ve mineral almalıdır. Eğer kansere, kronik enfeksiyonlara ve yaşlanmaya karşı maksimum koruma (anti-aging etkisi) hedefleniyorsa, günlük tüketim 5.000 ORAC birimine çıkarılmalıdır.”
ORAC değerinin önemini kavramak için vücudumuzda her saniye gerçekleşen biyolojik savaşı anlamamız gerekir. Aldığımız besin maddeleri, hücrelerimizin enerji santralleri olan mitokondrilerde oksijenle birlikte yakılarak enerjiye (ATP) dönüştürülür. Tıpkı bir araba motorunun çalışırken egzoz dumanı üretmesi gibi, hücrelerimiz de enerji üretirken yan ürün olarak oksidan yani serbest radikaller üretir.
Kimyasal olarak kararsız, elektronu eksik olan moleküllerdir. Bu moleküller, eksik elektronlarını tamamlamak için sağlıklı hücrelerimizin duvarlarına, proteinlerine ve en tehlikelisi DNA’mıza saldırırlar. Serbest radikallerin vücutta aşırı birikmesine oksidatif stres denir. Oksidatif stres; kanser hücrelerinin tetiklenmesine, damarların esnekliğini kaybedip tıkanmasına, beynin yaşlanarak Alzheimer riskinin artmasına ve cildin kırışmasına yol açan temel düşmandır.
Antioksidanlar, serbest radikallere kendi elektronlarını vererek onları nötralize eden (etkisiz hale getiren) kahraman kimyasal maddelerdir. Antioksidanlar bunu yaparken kendileri zarar görmezler. Vücudu adeta zehirlerden arındıran bir temizlik işçisi gibi çalışırlar. İşte ORAC tablosu, hangi meyve ve sebzenin bu temizlik işini ne kadar iyi yaptığını gösteren bir skordur.
Tufts Üniversitesi’nin laboratuvar ortamında yaptığı testler sonucunda, doğadaki sebze ve meyvelerin 100 gramındaki ORAC birimleri şu şekilde listelenmiştir:
Tabloyu incelediğimizde çarpıcı bir gerçek karşımıza çıkıyor: Taze eriğin ORAC değeri 949 iken, kurutulmuş eriğin değeri 5.770‘e fırlıyor. Kurutma işlemi sırasında suyun uzaklaşmasıyla birlikte antioksidan maddeler, polifenoller ve lifler yoğunlaşarak tam bir sağlık bombasına dönüşüyor. Günde sadece 3-4 adet kuru erik yemek, bilim insanlarının önerdiği günlük maksimum koruma sınırı olan 5.000 ORAC birimini tek başına karşılamaya yetiyor. Avrupalıların sabah kahvaltılarında, ara öğünlerinde kuru eriği bu kadar sık tüketmelerinin altında yatan bilimsel sır tam olarak budur.
Dünya çapında yapılan epidemiyolojik (toplum sağlığı) araştırmalar, ORAC değeri yüksek besinlerle beslenen toplumların kronik hastalıklara yakalanma oranının çok daha düşük olduğunu göstermektedir.
Sağlık, eczanelerdeki sentetik haplarda değil, doğanın bize sunduğu renkli sebze ve meyvelerde saklıdır. Pahalı vitamin takviyelerine tonlarca para dökmek yerine, mutfağımıza kuru erik, kuru üzüm, brokoli ve çilek gibi yüksek ORAC değerli besinleri sokmalıyız.
Bu bilimsel ve hayati bilgileri olabildiğince fazla sayıdaki dostunuzla, ailenizle ve sevdiklerinizle paylaşınız. Bilgi paylaşıldıkça çoğalır, toplumlar bilinçlendikçe sağlıklı kalır. Unutmayın, bazı şeyler zamanla düzelmez; ancak doğru beslenmeyle bedenimizin yaşlanmasını ve paslanmasını durdurmak bizim elimizdedir.
Gazeteci yazar Tankutalp ALTUNSOY YAZISIDIR…
#ORACNedir #KuruErik #Antioksidan #SağlıklıBeslenme #TuftsÜniversitesi #SerbestRadikaller #YaşlanmaKarşıtı #KanserdenKorunma #HücreSağlığı #BilimselBeslenme #KonyaObjektif #TankutalpAltunsoy #DiyetVeSağlık #SağlıkHaberleri
Gazeteci Yazar Tankutalp ALTUNSOY
Sağlık, bir toplumun en temel, en dokunulmaz hakkıdır. Hastaneler ise acının, umudun, can pazarının kurulduğu; her sınıftan insanın aynı hizada eşitlendiği mekânlardır. Günlerdir, haftalardır sağlık sistemimizin işleyişini, hastalarımızın ve hekimlerimizin yaşadığı sorunları bu sütunlardan dile getiriyoruz. Ancak bugün, sağlık sektörünün doğrudan tedaviyle ilgili olmayan ama vatandaşın cebini, ruhunu ve sabrını doğrudan sömüren çok önemli bir yan alanına; hastane kantinleri ve kafeteryalarına mercek tutmak istiyorum. Bu yazı bir milat olsun, yetkililer sesimizi duyana kadar bol bol paylaşılsın!
Çocuğunuzu, eşinizi ya da yaşlı anne-babanızı acil bir durumla hastaneye yetiştirdiğinizi hayal edin. Üstelik bu durum bir resmi tatilde, bayram seyranda ya da hafta sonu gece yarısında gerçekleşsin. Telaşla evden çıkmışsınız; cüzdanınızı tam kontrol edememişsiniz, zihniniz sadece içeride sedyede yatan canınızla meşgul. Dışarıda açık tek bir dükkan, bir bakkal dahi yok. Gözünüz gayriihtiyari, tam da acil servis girişinin dibine konumlandırılmış o ışıklı kafeteryaya kayıyor. İşte tam o anda, can pazarının göbeğinde ikinci bir şokla karşılaşıyorsunuz: Bir bardak çay, bir şişe su ya da ayaküstü atıştırılacak bir tost, dışarıdaki piyasa fiyatlarının en az iki katı, bazen üç katı fiyatla satılıyor!
Açık konuşalım: Bu işletmelerin acil servislerin hemen yanı başında, en ulaşılabilir noktada bulunmasını eleştirmiyorum. Aksine, zor zamanda, gecenin bir yarısında açık bir yer bulabilmek hasta yakınları için çok büyük bir kolaylık ve iyi bir şeydir. Benim asıl isyanım, benim asıl eleştirdiğim nokta; bu mekanların amansızca uyguladığı fahiş fiyat politikasıdır.
Peki, bu vicdan yaralayan tablonun arkasındaki temel sebep ne? Maalesef, hastane yönetimlerinin bu alanları sadece birer “gelir kapısı” olarak görmesidir. Hastaneler, bu kantin ve kafeterya alanlarını fahiş fiyatlarla ihaleye çıkarıyor, adeta en yüksek parayı veren işletmeciye kiraya veriyor. Astronomik kira bedellerini ödemek zorunda kalan kantin işletmecisi de faturayı doğrudan çaresiz hasta yakınına kesiyor.
Buradan Sağlık Bakanlığı’na ve tüm hastane yönetimlerine açık bir çağrıda bulunuyorum: Bu çarpık düzeni hemen bugün değiştirin! Hastane yönetimleri bu alanları ticari birer rant kapısı olarak görmekten vazgeçmelidir. Gerekirse bu alanlar işletmecilere bedava, sıfır lira kira ile tahsis edilsin. Ancak tek bir şart koşulsun: İçeride satılan su, çay, çorba ve temel gıda ürünleri dışarıdaki fiyatlardan çok daha ucuz, hatta doğrudan maliyetine satılsın!
Acil servise gelen insanların çok önemli bir kısmı o an hazırlıksızdır, parasızdır ya da kısıtlı imkanlara sahiptir. İnsanlar zaten içerideki hastasının derdiyle uğraşırken, canı burnundadır. Bir de bu zor zamanda, bu salak saçma ve insafsız fiyatlarla mı mücadele edecek? Hasta yakınlarının sırtına bir de ekonomik yük bindirmeye kimsenin hakkı yoktur. Hastane kantinleri ticarethane değil, sosyal devlet anlayışının bir parçası olarak hizmet vermelidir. Acil kapısından giren her vatandaşın, ekonomik gücü ne olursa olsun, buralarda makul fiyatlarla karnını doyurabilmesi, bir bardak sıcak çaya fahiş bedeller ödemeden ulaşabilmesi insani bir zorunluluktur.
Bu adaletsizliğe dur demek bizim gazetecilik ve insanlık borcumuzdur. Yetkililer bu haklı isteğimizi yerine getirene kadar susmayacağız. Bu yazı bir dönüm noktası olsun; paylaşın, çoğaltın ve sesimizi gerekli her mecraya ulaştırın!


#HastaneKantinleri #FahişFiyat #SağlıkBakanlığı #HastaYakınları #AcilServis #TankutalpAltunsoy #KonyaObjektif #KöşeYazısı #Gazetecilik #SosyalDevlet #GıdaGüvenliği #TüketiciHakları #VicdanVeAdalet #SağlıktaGündem #KonyaHaber
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.